AKP’nin ‘sağlıkta devrim’i, sağlıkta çöküşe doğru gidiyor

Ekonomik krizin etkilediği sektörlerin en önemlilerin biri, belki de en önemlisi sağlık sektörü.



Özellikle krizin paralelinde ilaç, döner sermaye, tıbbi malzemeler, kiralar, hastanelerdeki kadrolaşma, SGK, kuyruklar, aile hekimliği başta olmak üzere sağlık alanında çeşitli sorunlar devam ediyor.


Hatta ‘atanamayan doktorlar’ sorunu dahi son süreçte gündeme geldi. Ancak öbür yanda hükümetin, “Sağlıkta devrim yaptık”, “Çağ atladık”, “Şehir hastaneleri…” efsanelerini her yerde duyuyoruz. Peki, gerçekte böyle mi? Sağlıkta sorunlar bitti mi? Sağlık bedava mı? Her ferdin bir doktoru var mı?

Sağlık sektörünün bileşenleri, çizilen tablonun hiç de pembe olmadığını söylüyor. Yaşanan en önemli sorun, ilaç. Pek çok insan aradığı ilacı bulamamaktan şikâyet ederken bir kısmı da ilaçların fiyatlarına isyan ediyor. Konuyu Ahval’e değerlendiren eczacılar, meselenin çok çetrefilli olduğunu söylüyor.

SGK hâlihazırda ilaçların yüzde 85’inin alıcısı durumunda. Bu yüzden ilaç fiyatlarını belirlemede ve ilaç politikalarında etkili bir kurum. 2018 yılının şubat ayında yapılan toplantıdan sonra yayınlanan ilaç kararnamesinde ilaç fiyat ortalaması euro kuru üzerinden 2.69 TL olarak belirlendi. Ancak reel hayattaki karşılığı şu an yaklaşık 6.5 TL’ye denk geliyor.

Öte yandan, 2019’un şubat ayında ilaç fiyatlandırması yeniden yapılacak. Bu toplantıyı ve yeni fiyatlandırmayı fırsat bilen bazı firmalar, piyasaya şu anda ya ilaç vermiyor ya da sınırlı sayıda veriyor. Ayrıca dolar ve euro’daki artış, ilaç fiyatlarını doğrudan etkilediği için ilacı üreten bazı firmalar, şu haliyle zarar ettiklerini söyleyip çeşitli bahanelerle ilaçları 2018 yılı bitmeden vermek istemiyor.

Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Nurten Saydan, ilaç tedarik etmede yaşanan sıkıntının temel nedeni olarak euro kurunun yüksek olmasını dile getirdi.

Saydan, "Piyasada başta ağrı kesiciler, grip aşısı olmak üzere tansiyon, diyabet, suni göz damlası ve KOAH hastalarının ilaçları bulunamayacak" diyerek önümüzdeki günlerde bu sorunun daha da belirginleşeceğini kaydetti.

Saydan, grip salgınına karşı yapılması gereken grip aşısı için yeterince ilaç bulunmadığını belirterek, büyük bir aşı karşıtlığının da mevcut olduğunu söyledi.

Eczacı Cihan Akkuş’un söyledikleri de Saydan’ın söylediklerini doğruluyor. Akkuş, ilaç politikasının SGK ve Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde olduğunu söylüyor. Geçtiğimiz günlerde SGK’nın geri ödeme listesinden çıkarttığı 143 ilaç hakkında konuşan Akkuş şunları dile getiriyor:

“143 kalem ilaç Sağlık Bakanlığı’nın ilaç ile ilgili yerelleşme politikasından dolayı çıkarıldı. Bakanlık bu yüzden jeneriği yani eşdeğeri bulunan, belirli bir düzeyde bulunan ilaçlar için, ilacı üreten orijinal firmalara bu ilaçları Türkiye’de üretme şartını getirdi. Burada amaç zaten Türkiye’de üretilen ilaçların orijinalinin de burada üretilmesiydi. Böylece hem istihdam etme hem de katma değer yaratması amaçlandı. Firmalara bu amaçla yazı gönderildi. Ancak firmaların, Türkiye’de üretimi daha yüksek buldukları için özellikle euro kurunun düşük tutulmasından kaynaklı zarar ettiklerini düşünerek, bu projeye az bir kısmı geçiş yaptı. Büyük oranda geçiş yapılmadığı için 143 ilaç sigorta tarafından geri ödeme kapsamından çıkarıldı. Ancak ilaçlar halen piyasada mevcut.”

İlaçların önemli bir kısmının yurtdışından getirildiğini kaydeden Akkuş, hastaların bulamamaktan şikâyet ettiği ilaçlar hakkında da değerlendirmelerde bulunuyor.

 

 

Akkuş, “ Temel sebebi euro kurunun çok aşağıda tutulup firmaların Türkiye bu ilacı satacakları zaman zarar etmeleri. Dolayısıyla firmalar bu işlemden zarar etmemek için ilaçlarını pasife alıp, sözleşmelerini tek taraflı fesih edip çekiliyor ve ürün göndermiyor. Veya hükümetle bu konuda fiyatların yukarı çekilmesi konusunda anlaşıp, ilaçları piyasaya ilaçları sınırlı sürdüklerine şahit oluyoruz. Bunu bilinçli yapılan bir durum olarak değerlendiriyoruz” diyor.

Piyasada bulunmayan ilaçları sorduğumuzdaysa eczacılar, diyabet, anti-depresanlar, prostat, ağrı kesiciler ve tansiyon grubundan bazı ilaçların şimdilik bulunmadığını söylüyor.

Türk Eczacılar Birliği’nden ismini vermek istemeyen bir eczacı ise ilaç politikaları kadar ilaçların içeriğinin de tartışma konusu olması gerektiğini söylüyor.

TEB üyesi, “Ekonomik buhran en başta ilaçları vurdu. İlaçların hammaddeleri yurtdışından geliyor. O nedenle eskiden 10 ilaç alabilen firma bugün aynı parayla beş ilaç alabiliyor. O yüzden ilaçlar sınırlı getiriliyor. Ayrıca ilaçların içindeki hammaddeden de kısıtlamaya gidiyorlar. Eskiden beş gram olan ihtiva, bugün dört gram şeklinde oluyor. Bu da ilaçların etkilerini düşürüyor. Eskiden üç iğne ile iyileşen adam şimdi beş iğneyle iyileşiyor. Çünkü aktif olan hammaddeden kısıtlama yapılıyor” diyor.

İlaç politikasının rasyonel ve uzun süreli bir şekilde devam etmediğini vurgulayan Cihan Akkuş ise SGK’nın bütçesine vurgu yapıyor.

Akkuş, SGK’nın her sene bütçede açık verdiğini, buna istinaden son beş yılda ilaçların geri ödemesinin gittikçe zorlaştırıldığını belirtiyor. Hatta bu yüzden çok basit endikasyonlarda bile ilacın ödenmesi için ek şartlar getiriliyor. Böylece hem hastanede, hem eczanede hem hasta açısından iş yükü uğraşı artıyor.

Akkuş, ‘İlaç yoklarının’ en önemli nedeninin, bakanlığı politikaları olduğunu vurguluyor. Türkiye’de üretimi olmayan ilaçların üreticisi yabancı firmaların uzun vadeli ve akıllı ilaç politikalarını içermeyen sözleşmeleri neticesinde sorunlar çıktığını belirtiyor ve “Biz eczaneler ve halkımız da ‘ilaç yokun’ sıkıntısını çekmekteyiz” diyor.

Mesela Cosobt isimli göz damlasının son sekiz aydır ‘yok olduğunu’ ifade eden Akkuş, “Bu ilaç yerine jeneriği satılıyor” diyerek örnek veriyor. Önümüzdeki süreçte SGK’nın bazı ilaçlarda indirime bazılarında ise fiyat artırımına gideceğini söyleyen Akkuş, “18 Aralık’ta 400 kadar kalem ilaca indirim, 300 kalem ilaca fiyat artırımı yapılacak” diye konuşuyor.

Uzun zamandır bir ilaç firmasında çalışan ve ismini saklamak istediği için Gülşen lakabını kullanan kimyager ise ilaç piyasasının, silah piyasasından daha tehlikeli olduğunu söylüyor.  Antibiyotik, ağrı kesiciler, doğum kontrol türevleri ve antidepresanların Türkiye’de çok tüketildiğini kaydeden Gülşen, “Özelikle en büyük sorunumuz bilinçsiz ve aşırı antibiyotik kullanımıdır” diyor.

Kanser gibi bazı hastalıkların ilaçlarının bilerek üretilmediğini ve bu yüzden çok pahalı şekilde satıldığını belirten Gülşen, “Kapitalist döngüden ötürü maalesef tedavisi pahalı ilaçlara bağlı olan hastalıkların üzerinde çalışılsa da sürekli engeller çıkarılıyor.

Aslında her şey geçici ve tedavi mümkündür. Ama ilaç şirketleri bu durumdan hoşlanmıyor ve arka planda bir sürü karanlık işler dönüyor. Bir şekilde sadece ‘tedavisi bulundu, umut var’ haberleri yapılıyor sonra da sessizlik oluyor” diyor.

Vatandaşlar ise aradıkları ilacı bulamamanın çaresizliğini yaşıyor. Musa Yeşil isimli vatandaş doktorların kendisine Zomig isimli bir ilacı önceden yazdırdığını fakat şu an piyasada bu ilacı bulamadığını söylüyor. Doktoruna tekrardan dönen Yeşil, bunun eşdeğeri olan bir ilacı kullanmak zorunda olduğunu söylüyor.

Yeşil, “Bazı ilaçlar yok. Fakat doktorların bundan haberi yok. Hastalar gidip tekrar söylemek durumunda kalıyor” diye belirtiyor.

Aradığı ilacı bulamayan hastalardan biri olan Zeynep Çelik ise ilacı Almanya’daki akrabaları aracılığıyla tedarik etmiş. Çelik’e doktoru benzer ilaç yazmayı tavsiye etmiş ama Çelik yeni ilaç denemektense eski ilacını bu şekilde almayı seçtiğini belirtiyor

İlaçlar gibi sağlık alanındaki çalışma koşulları ve sistemin ilerleyişinde de önemli sorunlar var. Bugüne kadar en az şikâyet edilen kısım istihdam oldu. Eskiden sağlık meslek lisesi mezunları bile her yerde iş bulabilirken son yıllarda pek çok sağlık mezunu işsiz kaldı. İki yıllık mezunlar ve sağlık liselerinden çıkanların yarıya yakını iş arıyor. Hatta sağlıktaki istihdam ve işsizlik o kadar büyüdü ki, son olarak atanamayan doktorlar buna isyan edip eylem yaptı.

Sağlık Emekçileri Sendikası Şişli Şube Eş Başkanı Abuzer Aslan, Genel Sağlık Sistemi’ne geçildikten sonra ticari ve piyasa zihniyetinin hâkim olmaya başlandığını söylüyor.

“Dünya Sağlık Örgütü’nün standartlarına göre bir muayene süresi 20 dakika ancak Türkiye’de bu beş dakikadır” diye belirtiyor.

Aslan, “Genel anlamda randevu sistemi ve performansa dayalı çalışma sisteminde hastalar tedavi olamıyorlar. Tanı ve teşhis noktasında çok eksiğiz. SSK döneminde hastanede kuyruklar oluyordu. Ama hasta o gün muayene olmazsa bir gün sonra bir şekilde muayene oluyordu. Merkezi Hasta Randevu sistemiyle (MHRS) kuyruklar görünmez kılındı. Evde bilgisayar ve telefon başında kuyruktalar. Randevu en az 15 gün sonrasına alabiliyor. Yani eski kuyrukları arar durumdayız” diyor.

Şu an ki sağlık sisteminin insanları hasta ettiğini ve sağlık çalışanlarının onları tedavi ettiğini vurgulayan Aslan, “Oysa hedef koruyucu sağlık hizmeti olmalıdır. Aile hekimliği güçlendirmelidir. İnsanları hasta edip ve bunu ağır maliyetlerle tedavi ediyoruz.

GSS ile birlikte hasta müşteri, hastane ticarethane, doktor da veznedar gibi görev görüyor. Bu tip sıkıntılarımız devam ediyor. Sevk sistemi geri gelmeli. Başı ağrıyan araştırma ve eğitim hastanesine gidiyor. Birinci basamak hastalar üçüncü basamak bir hastanede yığılma yapıyor.” diyerek sistemin yanlış olduğuna dikkat çekiyor.  

Öte yandan; hastanelerdeki yoğunluk, doktor- hasta ilişkisine de zarar veriyor. Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre günde en az 30 sağlık çalışanı şiddete uğruyor. Pek çok yerde doktorlar hayatını kaybetti. Hemşireler darp ediliyor. Sağlık iletişim merkezine binlerce soruşturma açılıyor. Pek çok hekim ve çalışan mobbinge maruz kalıyor.

Kadrolaşma üzerinden çıkan tartışmalardan sonra tarikatların sağlık sisteminde etkin olmaları gündem oldu. Menzil tarikatının hastanelerde etkin olduğu yönündeki eleştiriler, iktidarın önde gelen isimleri tarafından yalanlandı ancak hastaneler manzaranın tam tersi olduğunu ortaya koyuyor.

Yine devlet hastanelerinde çekilen MR için hastalara bazen altı ay sonraya verilen randevular, hastaların en çok şikâyet ettiği konulardan biri oldu.

Muayene katılım payı, reçete katılım payı, ilaç katılım payı, ilaç fark bedeli, bıçak parası, anestezist parası gibi kavramlarla hastaneler sürekli hastadan para aldı. SGK primleri, katkı katılım payları ve ek ücretlerden korkan vatandaş hastaneye gitmek yerine acil servislerin kapısında kuyruk oluyor.

10 sene evvel sayısı yedi olan eczacılık fakülteleri şu an 50’yi geçmiş durumda. Artık mezunlar bir süre yardımcı eczacılık yaptıktan sonra kendine eczane açabiliyor. İşsizlik burayı da tehdit ediyor.

GSS olarak bilinen genel sağlık sigortası da en çok eleştirilen uygulamalardan biri oldu. Asgari ücretin üçte birini alan herkesin, en az 53 TL aylık prim ödemek zorunda kaldığı bir uygulama ve 4 milyondan fazla insanın GSS prim borcu bulunuyor.

Güvenlik soruşturmaları ve kurum kanaatleri gibi uygulamalar pek çok sağlık emekçisini ya işsiz bırakıyor ya da işe başlamasına engel oluyor.

Abuzer Aslan’a göre hastanelerdeki radyoloji gibi bölümler, taşeron firmalara satılıyor. Böylece hemşirelerin ve doktorların atanamadığı bir durum ortaya çıktı. Bunun yanında Okmeydanı, Şişli Etfal gibi yerlere ataması yapılmış ama güvenlik nedeniyle atanamayan, işbaşı yaptırmayan binlerce sağlık çalışanı mevcut.

Döner sermaye ise hastanelerin şu an ciddi ciddi yaşadığı bir sorun. Çapa, Şişli Etfal ve Cerrahpaşa gibi yerler başta olmak üzere pek çok hastanede döner sermaye ya ödenmiyor ya da az ödeniyor. Bu da sağlık çalışanlarını olumsuz etkiliyor.

Performansa dayalı çalışma sisteminin sağlık çalışmalarında istismara yol açtığını belirten Aslan, hem hastaların hem de sağlık emekçilerin bu performans olayından olumsuz etkilendiğini belirtiyor. Çünkü sağlığın ticaretten ayrı tutulması gerektiğini ifade ediyor.

Doktorlara ve sağlık çalışanlarına yönelik saldırıları değerlendiren Aslan, sağlıkta şiddetin bu kadar artmasını ise GSS, performans sistemi ve hastaların her şeyi yapma hakkını kendinde görmesine bağlıyor. İktidarın dilinin değişmesi gerektiğini belirten Aslan, bu dilin sağlık çalışanlarını hedef yaptığını söylüyor. Bir an önce sağlıkta şiddet yasasının çıkarılması gerektiğinin altını çiziyor.

Bazı hastanelerde acil ve maliyetli ameliyatların ertelenmesi konusuna da değinen Aslan, “Sağlıkta tasarruf olmaz.” diyor.

Aslan, “Bir ameliyatın maliyeti fazladır diye ertelenemez. Lüks arabalarınızdan vazgeçmelisiniz ama sağlıktan değil. Sağlıkta tasarruf ölüm getirir. Sağlık sektörü dünyada en çok gelir getiren sektördür. Firmalar ciddi ciddi ihalelerden çekiliyor. Ameliyatların ertelenmesi kesinlikle yanlıştır. Krizin faturasını hastalar değil krizi yaratanlar ödemeli demeliyiz. Sağlık alanına her zaman gerekli bütçe ayrılmalıdır. Diyanet’e ayrılan bütçe sağlığın on katıysa bunda çok ciddi bir sıkıntı vardır. Bir ülkenin ve toplumun geleceğini sağlık belirler” diyor.

Sağlık koşullarının yanında diş hekimleri de krizden en çok etkilenen grupların başında geliyor. Diş hekimliğinde kullanılan maddelerin yüzde 80’inini ithal ürünler oluşturuyor.  Bunun önemli sıkıntılar barındırdığını ifade eden diş hekimi Nazan Sürmeli, “Yerli üretim çok düşük kalitede. Hele uzmanlık gerektiren cerrahî ve ortodonti gibi dallarda bu oran yüzde 90’lara çıkıyor. Ayrıca yurtdışındaki teknoloji o kadar hızlı ilerliyor ki Türkiye’nin bunun yanına yaklaşabilmesi mümkün değil” diyor.

Diş hekimliğinde pek çok uygulamanın kontrolsüz yapıldığına dikkat çeken Sürmeli, “Gelişmiş ülkelerde diş ve ağız sağlığı önleyici tedavilerle yapıldığı için yapılan tedavi hem masraf hem emek anlamında çok daha sağlıklı” diye belirtiyor.

Türkiye’deki dolgu- çekim- protez ihtiyacının çok sık ve kontrolsüz yapıldığını vurgulayan Sürmeli, “ADSM (Ağız Diş Sağlığı Merkezleri) sistemi ise tam bir fiyasko. Bu kurumlarda çalışan dişçiler prim alarak çalıştıkları için bazen hastaya önce kötü bir dolgu, çekim, kaplama, köprü, total protez yapabiliyorlar. Sırasıyla iş yaptıkları zaman daha çok devlet primi alacakları için zavallı hastaların ağızlarını yavaş yavaş mahvediyor. Bu arada ADSM’lerde uzmanlık yani cerrahi çekim, periodontal operasyonlar ve ortodonti yapılamıyor. Çünkü uzman doktor yok. Sebebi ise verilen az paraya çalışmak istememeleri. Mesela üniversite hastanelerinde ortodonti tedavisi için hasta sekiz sene sırada bekliyor. Yani sistem gerçekten göçmüş vaziyette. Bir de tribüne oynayan sistem, okullarda hijyen yoksunu ve son derece de gereksiz fluor uygulaması yapıyor. Maksat göz boyamak…” diyerek sözlerini noktalıyor.

Bütün bu sorunlardan sonra sağlık emekçilerine “Sağlıkta devrim yapıldı mı?” diye sorduğumuzda ise “O bir hayaldi…” cevabını alıyoruz.
















 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ