'Çinliler paralarının yüzde 40'ını tasarruf ederken Türkler...'

Ekonomi politikası, ekonomi bilimi ile uygulamayı bir araya getiren bir daldır. Biraz bilim, biraz sanat, biraz uygulama, sosyoloji, psikoloji, bolca deneyim ve tarih bilgisini harmanlamayı gerektirir.




Ekonomi bilimi evrenseldir. Yani arz ve talep, piyasanın işleyişi, piyasa biçimleri, ekonominin aktörleri her ülkede vardır ve birbirine çok benzer. Bir ekonomide kullanılacak analiz aracı öteki ekonomide de geçerlidir.


Örneğin fiyatlar genel düzeyinin sürekli bir yükseliş içinde bulunması ABD’de de İngiltere’de de Türkiye’de enflasyon olarak adlandırılan olguya işaret eder. Eksi büyüme ile enflasyonun birleştiği durum İran’da da Japonya’da da İspanya’da da slumpflasyon olarak adlandırılan olgudur.

Buna karşılık ekonomi politikası genel çerçevesi dışında evrensel değil yereldir. İnsanlar, anlayışlar, gelenekler, sosyal ve kültürel yapının farklılıkları ekonomi politikası uygulamasının da farklı olmasına yol açar.

Çinlilerin ve Türklerin tasarruf ve tüketim kültürü farklıdır. Çinliler ellerine geçen paranın yüzde 40’ını tasarruf ederken, Türkler yüzde 25’ini tasarruf ederler. İngiltere’de vergi kayıp ve kaçağı Brezilya’dakinden daha düşüktür. Bu durumda bu ekonomilerde uygulanacak maliye politikası farklı olmak durumundadır.

ABD’de yerel işlemlerde tek para kullanılır: Dolar. Oysa Türkiye’de tasarrufların önemli bir bölümü döviz olarak tutulur. Bu durumda ABD’de uygulanacak enflasyonla mücadele politikasıyla Türkiye’de uygulanacak politika farklı olacaktır.

Bu farklılıklar bize ABD’de geliştirilmiş birçok ekonomi politikası tezinin Türkiye’de bire bir geçerli olmadığını anlatır. Mesela Merkez Bankası’nın faiz belirlemesinde yön gösterici bir araç olarak kullanılan Taylor Kuralı, Türkiye için aynı geçerliliğe sahip değildir.

Çünkü Türkiye’de Türk Lirası’nın yanında Dolar da kullanılır, dolayısıyla ikili para sistemi geçerlidir. Bu durumda hangi faiz esas alınacaktır sorusunun yanıtı Türkiye’de ABD’deki kadar net değildir.

Türkiye bugünkü görünümüyle önce stagflasyona oradan resesyona ve belki de slumpflasyona doğru ilerleyen bir ekonomi görünümünde bulunuyor. Enflasyon çok yüksek (yüzde 24,52) ve büyüme de düşme eğiliminde bulunuyor. Bu durumda nasıl bir ekonomi politikası izlenmesi gerekir?

Merkez Bankası geçen ay faizi ciddi biçimde yükselterek parasal sıkılaştırmaya gitti. Hükümet ise büyük kamusal harcamalar gerektiren projelere devam ederek öteden beri gevşek tuttuğu maliye politikasında bu hafta içinde birçok alanda dolaylı vergileri (KDV, ÖTV) ve harçları düşürerek ilave gevşeme yaptı.

Bu çelişkili gibi görünen adımlar stagflasyona doğru giden bir ekonomide uygulanabilecek önlemlerdir. Yani para politikasını sıkı tutarak enflasyonu denetimden kaçırmamak ve maliye politikasını gevşeterek büyümenin düşmesini engellemek doğru bir karma politika bileşimi olabilir.

Ne var ki bunun koşulu enflasyonun denetim altında olmasıdır. Eğer enflasyon bu kadar yüksek olmasa mesela yüzde 3 – 5 dolaylarında olsa o zaman büyümeyi canlandırabilecek bu tür vergi indirimleri ve harcama artırıcı adımlar atılması doğru olabilir. Önce alınan bu önlemlerle büyüme eski ivmesine kavuşturulur, sonra da enflasyonu frenlemek için para politikası biraz sıkılaştırılabilir.

Mesela enflasyon oranı yüzde 2’lerde olan ABD böyle bir politika izlerse yanlış olmaz. Ne var ki dünyanın en yüksek 10’uncu enflasyon oranına sahip olan Türkiye ekonomisinde bu tür maliye politikası gevşetmelerinin ABD’deki gibi sonuç vermesi mümkün değildir.

Türkiye’nin sorunu risklerinin artmış olmasıdır. Rahip Brunson’ın bırakılmasından sonra gerilemiş olsa da Türkiye’nin CDS primi yılbaşına göre hala yüzde 145 oranında yukarıdadır. Türkiye’nin risklerini hızla eski düzeyine düşürmesi gerekir. Ekonomi politikası buna göre düzenlenmeli ve uygulanmalıdır. 


Bu yazı Mahfi Eğilmez'in blogundan alınmıştır











 
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER ANALİZ HABERLERİ