Yeni bir bankacılık krizine doğru mu: Bankaları işsizler kurtaracak!

Türkiye’nin kamu+özel bankaları sıralamasında ilk dörtte, özel bankalar arasında ise ilk üçte yer alan Adana-Kayseri Bankası’nın (AKBANK) sürpriz bir şekilde yüzde 30 “bedelli” sermaye artırımı kararı alması, finans piyasalarını dalgalandırdı.

Akbank ve bankanın sahibi olan Sabancı Holding hisselerinde sert düşüşler yaşandı.

Ahval'den Zülfükar Doğan'ın haberine göre bir süredir bankacılık ve finans kulislerinde yaygın şekilde konuşulan her an yeni bir bankacılık krizinin tetiklenebileceği kaygıları, riskli ve takipteki kredilerin hızlı yükselişindeki dalgalanma ile derinleşmiş durumda.


Akbank’ın sermayesini yüzde 30 artırarak 4 milyar liradan 5.2 milyar liraya yükseltme kararında, sermaye benzeri ihraç yapmak yerine, bedelli sermaye artırımını tercih etmesi, yasal takibe dönüşme riski olan alacaklara karşı önlem olarak algılandı.

Akbank ve Sabancı Holding’in Türkiye’nin mevcut sıkıntılı ekonomik tablosunda güçlü sermaye yapısına sahip kuruluşlar olmasına rağmen, bedelli sermaye artırımı kararı, önümüzdeki dönemde artabilecek NPL'lere (Non Performing Loans/Takipteki Krediler) karşı temkinli duruş şeklinde yorumlandı.

Akbank’tan Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yapılan açıklamada, yeni pay alma hakkının 1 lira nominal değerli pay için 2.5 lira üzerinden kullandırılacağı ve bu nedenle sermaye artırımından 3 milyar lira fon sağlanmasının beklendiği dile getirildi.

Banka elde edilecek bu fon ile sermaye yeterlilik rasyosunu güçlendireceğini, global piyasa koşullarında oluşabilecek dalgalanma ve öngörülemeyen aktif bozulmalarına karşı bankanın finansal gücünün artırılacağını ve büyüme stratejisine yönelik kapasite yaratılarak, uzun vadeli sürdürülebilir kârlılığın devamlılığının sağlanacağını öngörüyor.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Standart and Poor’s, Moody’s, Fitch son dört beş aydan bu yana bankacılık sektörü ile ilgili olarak ciddi uyarılarda bulunuyorlar.

Fitch ve Moody’s, döviz kredisi ve döviz mevduatı kaynaklı yükümlülükler ve risklerden dolayı, geçtiğimiz Eylül ve Ekim aylarında uyarılarının dozunu daha da yükselttiler. Bunun öncesinde Fitch 20, Moody’s de 14 bankanın görünümünü negatife çevirerek, kredi notlarını düşürdü.

Son olarak geçtiğimiz hafta S&P yeni bir uyarıda bulunarak bankacılık sektöründeki sorunlu kredilerin önümüzdeki bir yılda ikiye katlanabileceğini, Eylül ayında yüzde 3,5 olan sorunlu kredi oranının önümüzdeki 12-18 ay içinde yüzde 6’ya yükselmesinin beklendiğini açıkladı.

S&P bir adım daha ileri giderek yeniden yapılandırılan kredi borçlarıyla birlikte, sorunlu kredi oranının şu anda bile yüzde 10’u aşmış olması ve yüzde 20’ye yükselmesi ihtimalini gündeme getirdi.

S&P’nin ardından Fitch de benzer tespitlere yer verdiği değerlendirmesinde, Türk bankalarının çoğunun negatif görünümde olduğunu duyurdu.

Son olarak Moody’s tarafından yayınlanan “Bankalar- Global 2019 Görünüm” raporunda; "Yurt içi ve siyasi riskler; Arjantin, Brezilya, İtalya ve Türkiye'nin görünümleri üzerinde, bankacılık sistemleri için negatif etkilerle birlikte, baskı yapmaya devam edecek" değerlendirmesine yer verildi.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarından art arda bankacılık sektörüne yönelik risk uyarılarının geldiği aşamada, Akbank’ın bedelli sermaye artırımı kararı ve ardından da yeni oluşturulan Finansal İstikrar ve Kalkınma Komitesi’nin (FİKKO) kısa bir arayla ikinci kez toplanması, dikkatleri bankacılık sektörüne yoğunlaştırdı.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak başkanlığında toplanan FİKKO’nun gündeminde, bankacılık ve finans kesimindeki sıkıntılı tablonun ilk sırada yer aldığı anlaşılıyor.

FİKKO toplantısı ardından “Reel sektör firmalarının finansmana erişimi ve kur risklerinin yönetilmesi, Yurt içi türev piyasaların geliştirilmesi ve derinleştirilmesi, Bankaların sermaye ve likidite yeterlilikleri başta olmak üzere mali bünye değerlendirmelerinin ele alındığı”  açıklandı.

Aslında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verileri, bankaların yasal takibe intikal edilen riskli kredilerinin istikrarlı bir şekilde her ay 2-3 milyar TL arasında arttığını gösteriyor.

BDDK’nın aylık verilerine göre Ocak ayında 64 milyar TL olan takipteki kredi tutarı, Temmuz ayında 76 milyar TL’ye, Ağustos’ta 79,4 milyar TL’ye, Eylül’de 86 milyar TL’ye ve en son açıklanan Ekim 2018 aylık bülteninde 88,8 milyar TL’ye yükselerek on ayda 22 milyar TL artış gösterdi. Muhtemelen Kasım 2018 verileri açıklandığında bu tutar 100 milyar TL’ye ulaşmış olacak.

Diğer yandan takibe düşen kredilerde döviz cinsinden olanlardaki artış hızı ise daha yüksek. Temmuz ayında takibe düşen döviz kredilerinin TL karşılığı 2,5 milyar TL iken, Ağustos’ta 3,3, Eylül’de 4,9, Ekim’de 5,9 milyar TL’ye ulaşmış. Diğer deyişle dört ayda döviz cinsinden kredilerde, ödenemediği için yasal takibe düşen tutar yüzde 130 artmış!

Bu tabloyu daha da vahim hale getiren rakam ise Ocak ayında takibe düşen döviz kredilerinin TL karşılığının sadece  97 milyon TL olması! Dolayısıyla ödenemeyen ve bankaların yasal işlem başlattığı döviz kredilerinin tutarı on ayda 60 kat artmış.

Tabi, S&P’nin dikkat çektiği gibi geri ödenemediği için yeniden yapılandırılan, dolayısıyla sorunlu ya da yasal takibe intikal eden tutarlar içinde görünmeyen krediler de dikkate alındığında, bankacılığın tablosu daha da kötüleşiyor.  Bu durumda bankalara yönelik risk ve negatif görünüm uyarıları daha anlamlı ve tedirgin edici hale geliyor.

Sadece Doğuş ve Ülker Grupları geçtiğimiz aylarda toplamı 10 milyar doları aşan döviz kredisi borçları için bankalarla yeniden yapılandırma masasına oturmuşlardı.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Başkanı ve Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın, 15 milyon TL ve altındaki krediler için Nisan 2019’a kadar 6 ay ana para ödemesiz olarak 400 milyar TL tutarındaki sorunlu kredinin 18-24 aya kadar yeniden yapılandırılması yönünde bankalara “tavsiyede bulunduklarını” geçtiğimiz ekim ayında açıkladı. Aydın 15-100 milyon TL arası krediler için de şirketlerin bankalarla özel yapılandırma anlaşmaları yapacaklarını ifade etti.

Aydın, bankaların “tavsiye” adı altında gerçekte mecbur tutuldukları bu yapılandırmalar sonrasında, bankaların sermaye gereksinimi, özkaynak ihtiyaçları konusundaki soru ve eleştirilere karşı, “bankaların acil bir sermaye ihtiyacı olmadığı” görüşünü savunmuştu.

Ancak Akbank’ın aldığı yüzde 30 bedelli sermaye artırımı kararı, gerçek durumun hiç de TBB başkanının söylediği gibi olmadığının somut göstergesi. Kaldı ki, ekim ayında işsizlik sigortası fonundan (İSF) üç kamu bankası Halkbank, Vakıfbank ve Türk Eximbank’a sermaye katkısı olarak yaklaşık 12 milyar TL kaynak aktarılmak zorunda kalınması, bir diğer kritik işaret.

Daha da önemlisi 27 Kasım’da yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İSF’deki harcama yetkisinin 2019-2020 yılları için yüzde 30’dan yüzde 50’ye çıkartılması.

Yürürlüğe giren bu karar, yıl sonunda 127,7 milyar liraya, 2019’da ise 144,8 milyar TL’ye ulaşması öngörülen İSF kaynağına göz dikildiğinin işareti.

İşçi ve işverenlerden yapılan kesintilerden oluşan ve işsizler için kullanılması gereken bu paranın, Erdoğan hükümeti tarafından belirtileri artan olası bir bankacılık krizi yanında, yerel seçim vaatlerinin finansmanı için, TBMM’ye, Sayıştay’a hesap vermeksizin bütçe dışı ve denetimsiz şekilde kullanılmasının planlandığı anlaşılıyor.


Kaynak: Ahval
Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER EKONOMİ HABERLERİ