Karar Gazetesi yazarının Gezi yorumu: Konjonktür öyle icap etti galiba

Karar Gazetesi yazarı İbrahim Kiras, aradan geçen beş yılın ardından Gezi Parkı gösterilerine katılan ve kamuoyu tarafından bilinen isimler hakkında yakalama kararı çıkarılmasını irdeleyen bir yazı kaleme aldı.
Kiras, "Gezi Parkı olayları aradan beş yıl geçtikten sonra yeniden gündemimize geldi. Galiba konjonktürün getirdiği bir zaruret var ki bugünlerde soruşturma dosyaları yeniden açılıyor, gözaltı ve tutuklama kararları çıkarılıyor, yeni suçlamalar ortaya atılıyor" satırlarının ardından, "Güzel ülkemizde çok sık yaşadığımız “deja vu” deneyimlerinden biri daha…" yorumunu yaptı.

Gezi Parkı eylemlerine katılan gazeteci Can Dündar, oyuncu Mehmet Ali Alabora hakkında yakalama kararı çıkarılmış, gösteriler 'AKP'ye darbe' girişimi iddiasıyla yeniden gündeme taşınmıştı.

Yakalama kararının gerekçesinde ise, "Gezi eylemlerinin gelişigüzel ortaya çıkmadığı, bir organizasyon dahilinde, sistemli ve planlı olarak yürütüldüğü, masum protesto gösterileri şeklinde lanse edilmesine rağmen asıl amacın, yurt genelinde şiddet eylemlerinin çeşitli terör örgütleri vasıtasıyla tüm yurda yayılarak kaos ve kargaşa ortamı meydana getirme olduğunun anlaşıldığı" denilmişti.


Kiras, Gezi olayları patlak verdiğinde sıcağı sıcağına yazdığı bir yazıyı yeniden yayımlayarak, o günlerde bu konuda aldığı tutumu ve halen arkasında olduğunu ortaya koymuş oldu:

"Böyle bir durumda “yeni bir şey söylemeye” gerek yok herhalde. Aşağıdaki yazı 3 Haziran 2013 tarihinde, yani olayların her şeye rağmen henüz tamamen çığırından çıkmadığı günlerde son bir ümitle yazılmış ve “iktidara en yakın” diye tarif edilen gazetede “Gezi Parkı krizinden çıkarılacak dersler” başlığıyla yayınlanmıştı.

***

Taksim Gezi Parkı krizinden bazılarının umduğu, bazılarının da korktuğu şekilde bir netice çıkmayacağı başından beri belli. Önce Taksim’de, sonra İstanbul’un muhtelif bölgelerinde ve hatta diğer şehirlerde gerçekleştirilen protesto gösterileri ne 27 Mayıs öncesinin sokak olaylarına benziyor, ne de 2007 sürecindeki Cumhuriyet mitinglerine.

İşin içine provokatörlerin dâhil olduğu, buradan siyasi bir çıkar sağlamak üzere fırsatçıların işe karıştığı muhakkak. Hatta kimi uluslararası aktörlerin bile Taksim Meydanına gözleri parlayarak baktıkları söylenebilir. Ama gelişmeleri toplumsal dinamiklerden bağımsız değerlendirmeye kalkışmak kimseye fayda sağlamaz. Gerçekte ne olduğunu anlama imkânından mahrum kalırız bunu yaparsak.

“Bu kitlesel eylemler sadece üç-beş tane ağaç için olabilir mi?” diye sormak, atılan sloganların çevre ve şehircilik konusundaki hassasiyetlerle ilgisini sorgulamak haklı ve tutarlı olsa da faydasız bir tutum. Zira resmin tamamını görmeyi sağlamıyor. Aynı şekilde, toplumsal tepkileri “Eski Türkiye’ye dönme arzusu, derin devletin komplosu” vs. diye mahkûm etmek de belki içimizi rahatlatabilir ama çözüm getirmez; olsa olsa sorunu büyütür. Doğru teşhis edilemeyen sorun doğru yöntemle çözülemez. Çözülemeyince daha da büyür.

Öncelikle şunu anlamak lazım ki bu gösterilere katılan vatandaşların tamamının ortak bir amaçla hareket ettiklerini, hatta belirli taleplerinin olduğunu söylemek mümkün değil. Görülen o ki bazı konularda siyasi iktidarın takındığı tutumlara veya kullanılan dil ve üsluba karşı “biriken” tepkilerini ifade etme fırsatı bulduklarını düşünen insanların oluşturduğu, heterojen bir kitle var karşımızda. Dahası, bu kitlenin sadece muhalefet partilerinin tabanından oluşmadığını da düşünmek gerekiyor. İktidar partisinin “doğal tabanında” yer alan insanların kimi uygulamalara veya söylemlere karşı hissettikleri hoşnutsuzluk da bu vesileyle ifade imkânı bulmuş göründü. Gösteri yapılan alanlara gitsin veya gitmesin, bu kesimdeki insanların gerek sosyal medya yoluyla gerekse başka kanallardan ifade etmiş olduğu hissiyatın çok daha ciddi bir sinyal olarak düşünülmesi gerekir.

Her şeye rağmen bu tablonun siyasi iktidar bakımından olumlu bir sonucu var.Öncelikle toplumda biriken tepkinin patlayıp dağıldığını, bu birikimin artmaya devam etmesi halinde ileride daha ciddi zararlara yol açmasının böylece kendiliğinden önlendiğini düşünmek mümkün. Ama bunu da kör bir iyimserliğe saplanmak için değil, tam aksine olan bitenden ders çıkarmak şartıyla yapmak gerekiyor. (…)

Parktaki bazı ağaçların, burada “AVM yapılması için” kesildiği şayiasının çıktığı an konunun birinci dereceden ilgilisi ve sorumlusu olan yerel yönetici çıkıp da bunun doğrusunu kamuoyu ile paylaşsaydı büyük ihtimalle olayların bu noktaya gelmesinin önüne geçilebilirdi. Bu yapılmadı. İstanbul’un yerel yöneticileri olayların başlamasından ancak üç gün sonra ortaya çıkıp ilk günden yapmaları gereken açıklamayı yapabildiler. Belki inisiyatif almanın riski göze alınamadı.

Ama asıl önemli nokta, tarihi Topçu Kışlası’nın yeniden inşası fikrinin başından beri bir “rant girişimi” olarak algılanmasının önüne geçilememesi oldu. Kışla binası konusunda gösterilen ısrarın sebebi izah edilemedi. O yüzden olaylar bu noktaya geldi zaten.

Olayların bastırılmasında kullanılan yöntemin yanlışlığını ise söylemeye bile gerek yok. Gezi parkı krizi “polisiye” yöntemlerle değil, “politik” yöntemlerle çözülebilirdi. Ama bunun polisin yönetebileceği türden bir süreç olmadığını söylemesi gerekenler söyleyemedilerse karşımızda çok daha başka bir mesele de var demektir."




Önceki Sonraki
TÜMÜ

DİĞER GÜNDEM HABERLERİ